Kullanıcı Adı:    Şifre:    
| Şifremi Unuttum
Anasayfa
Özetler
Vitrindekiler
Dergiler
Etkinlikler
Üye Ol
Kitap Okuyalım - Ayaklı Kütüphaneler - Özet Detayları
Ayaklı Kütüphaneler
Tür: Biyografi
Yayınevi: Kubbealtı
Yayın Yeri: İstanbul
Yayın Yılı: 2009
Sayfa Sayısı: 391
ISBN: 2147483647
Dil: Türkçe

Ayaklı Kütüphaneler

Yazar: Dursun Gürlek

Bir ilim adamı, ilk defa hazırladığı gramer kitabını devrin hükümdarına takdim etmek üzere deniz yolculuğuna çıkar. �?ark'ın dehâsı İbn-i Sîna da o sırada tesadüfen aynı gemide bulunur. Âlimin elindeki kitap dikkatini çeker ve incelemek için rica eder. Yolculuk bitene kadar eseri bir güzel okur, hatta baştan sona ezberler. Gemi karaya yanaşınca gramer âlimi tek başına saraya gider ve kitabını hükümdara takdim eder. Etrafına şöyle bir bakınca, İbn-i Sîna'nın da orada olduğunu görür ve çok şaşırır.
Padişah, getirilen kitabı tetkik etmesi için İbn-i Sîna'ya verir. O da eseri şöyle bir karıştırdıktan sonra, bunun yeni bir kitap olmadığını, çok eskiden kaleme alındığını söyler. Hatta bazı sayfaları ezbere okumaya başlar. Tabiî ki bizim gramer bilgini bu manzara karşısında hem şaşırır, hem heyecanlanır, hem de üzülür. Neden sonra İbn-i Sîna işin aslını söyler, gemi yolculuğu devam ederken kitabı baştan sona ezberlediğini belirtir. Hükümdar, gramerciyi de, İbn-i Sîna'yı da ödüllendirir.
İbn-i Sîna'nın ne büyük bir hâfıza şampiyonu olduğunu gösteren anekdotlardan biri de şöyledir:

Ünlü bilgin, kaçak olarak yaşadığı sırada, bir gün Isfahan'a gelir. Fakat yanında kitaplarından hiç biri yoktur. Isfahanlı âlimler, onun en meşhur eseri olan "Kanun"u görmek isterler. İbn-i Sîna, "Kitap yanımda yok, ama isterseniz ezbere yazdırabilirim!" dedikten sonra kâtiplere eserin tamamını yazdırır. Daha sonra Horasan'dan getirtilen asıl kitapla, bu nüsha karşılaştırılınca bir kelimenin bile eksik veya fazla olmadığı görülür. Hayret ki ne hayret!..İşte böyle güçlü bir hâfızanın, keskin bir zekânın, olağanüstü bir gayretin, akıllara durgunluk verecek bir okuma aşkının ve şevkinin ortaya çıkardığı seçkin sîmalara, dört başı mâmur ilim adamlarına biz, "allâme", "canlı kitap", "ayaklı kütüphâne" gibi isimler ve ünvanlar veriyoruz. İslâm tarihi dikkatli bir gözle incelenirse böyle mütebahhir âlimlerin, koca koca kütüphâneleri kafalarında taşıyan ilim ve irfan adamlarının, kültür dünyaları okyanuslar kadar engin, hazineler kadar zengin hocaların, bilginlerin büyük bir yekûn tuttuğunu görürüz.

Meselâ, zamanım boş geçmesin diye yemek yerken bile kitap okuyan, yüzlerce talebesine yolda ders veren büyük müfessir Fahreddin-i Râzî; "Türklerin Faziletleri" adındaki eseriyle faziletini isbat eden, sadece gündüzlerini değil, gecelerini de kütüphânelerde geçiren ünlü Arap edebiyatçısı Câhız; Fâtih'in kütüphâne memurluğunu, daha doğrusu hâfız-ı kütüplüğünü yapan ve bu büyük hükümdarla şakalaşacak kadar itibar sahibi olan Molla Lütfi; "Altmış beygir kuvvetinde yazı makinesi" diye anılan ve iki yüz yirmi beş eseriyle bu ünvanı hak ettiğini gösteren Ahmet Mithat Efendi; mezar taşında kendisinden "Asrımızın İbn-i Kemal'i" diye söz edilen tarihçi, dilci, maarifçi, idareci, hukukçu, şair Ahmet Cevdet Paşa; tek başına ansiklopedi yazan �?emseddin Sami; "Destursuz Bağa Girenler"i sîgaya çeken Orhan �?aik Gökyay; ancak devletin veya müesseselerin üstesindan gelebileceği bir işi tek başına yaparak "Eski Harflerle Basılmış Türkçe Eserler Kataloğu" adındaki beş büyük ciltten oluşan hazineyi ortaya çıkaran M. Seyfeddin Özege; "Allah'ın, iç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapadığı gerçek ve sâhici münevver" diye övülen Cemil Meriç gibi şahsiyetler işte bu ayaklı kütüphânelerden bazılarıydı.
"Canlı kitap" olarak tavsif edilen "ayaklı kütüpha-ne"lerin birinci özelliği, kendilerine yöneltilen soruları anında ve doğru olarak cevaplandırmalarıydı. Bunlar, "Kitaba bakarak cevap vermek, kabak bağlayarak yüzmeye benzer" diyorlardı.Hiçbir iddiası olmayan bu basit eserimizde "yıldızları konuşturan âlim"den, "kafasının içi, müdürlüğünü yaptığı kütüphâne kadar zengin olan" hocaefendiden, "ölüleri dirilten ve mezarlıklara hayat veren kitâbiyyât bilginimiz"den, "kahvelerde ders veren ünlü tarihçi-miz"den kısaca bahsederek ayaklı, kütüphânelere birkaç örnek vermeye çalıştık.
"Ayaklı kütüphâneler", eğer sizi ayaklandırır, böylece kitap hazinelerine ayağınızı alıştırırsa, biz sadece mutlu oluruz

Ekleyen: Ahmet Çelik (12.05.2011 - 08:51)

Okuma Listeme Ekle
Bu Kitabı Okudum

Toplam 1 yorum yapılmış. Yorumların tamamını görüntülüyorsunuz.

[ YORUM YAPMAK İÇİN SİTEYE ÜYE OLUN ]

Divan-ı Lügat-it Türk ve Ali Emiri Efendi arasındaki bağ nedir?

Büyük dil bilgini Kaşgarlı Mahmud'un Divan-ı Lugat-it Türk isimli muazzam eseri, 1910'a kadar adı bilinen, fakat kendisi meçhul bir eserdi. Diğer bir deyişle, o zamana değin, eserin sadece adı vardı, fakat kendisi ortada yoktu. Eser, bugün bütün dünyada biliniyor, hakkında kitap, makale yazılıyor ve üzerinde tartışmalar yapılıyorsa, bunu büyük kitap aşığı, ilim ve kültür sevdalısı Ali Emiri Efendi'ye borçluyuz. Ali Emiri Efendi, Abbasi Halifesine sunulmak üzere Bağdat'ta 1072-1074 yıllarında Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılan bu muhteşem eseri, sahaflarda Divan-ı Lugat-it Türk olduğu bilinmeden satılırken, fark etmiş ve satın alarak Türk kültür hayatına kazandırmıştır.

Ali Emiri Efendi sahaf Burhan'dan 33 liraya satın aldı. Ancak, Ne sahafın ve ne de eseri satanın onun Divan-ı Lugat it Türk olduğundan haberleri yoktu. Eğer bunun farkına varmış olsalardı, çok daha büyük meblağlara satacakları kesindi. Daha kötüsü, bu eser kitap avcılarının eline geçmiş olsaydı, anında yurt dışına kaçırıp karşılığında bir servet elde etmeleri mümkündü.

Ali Emiri Efendi böyle bir esere malik olduğu için tarif edilemez bir mutluluk içindeydi. Çünkü, bu kitap Osmanlı ulemasının asırlardır peşinde koştuğu "Divan-ı lügat-it Türk"ün ta kendisiydi. Dünyada bir başka nüshası yoktu.

Ali Emiri Efendi kitabı satın aldığında duyduğu sevincini şu şekilde dile getirir: "Bu kitabı aldım; eve geldim. Yemeği içmeği unuttum... Bu kitabı, sahaf Burhan 33 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığındaki elmaslara, zümrütlere değişmem."

Büyük bir coşku içinde olana Ali Emiri Efendi kitabını kimseye göstermek istemedi. Hem kitabı kıskanıyor ve hem de kaybolmasından endişe ediyordu. Devrin ünlü simaları Ziya Gökalp ve Fuad Köprülü gibi şahıslar, Ali Emiri Efendi'nin Divan-ı Lugat it Türk bulduğunu işitmiş ve görmek istemişlerse de Ali Emiri Efendi onları kitaba yanaştırmamıştı; Kitabı sadece çok güvendiği Kilisli Rıfat Efendi'ye gösteriyordu.

Ali Emiri Efendi satın aldığında, kitap hırpalanmış ve yıpranmış bir vaziyetteydi. Şirazeleri çözülmüş, formaları dağılmış, sayfaları birbirine karışmış ve numaraları da yoktu. Bu sebeple kitabın eksik mi, tam mı olduğu belli değildi. Ali Emiri Efendi bunun tesipitini Kilisli Rıfat Efendi'ye yaptırdı. Kilisli Rıfat Efendi, iki ay müddetle kitabı üç kere okudu. Sonunda belli olmuştu eser tamdı. Kilisli Rıfat Efendi karışmış sayfaları yerli yerine koydu ve numaralandırdı. Ali Emiri Efendi bu hizmeti karşılığında, Kilisli Rıfat Efendi'ye bir evini hediye etmek istediyse de kabul ettiremedi. Kilisli Rıfat Efendi, eğer illa kendisine bir mükafat verecekse, kitabı yayınlamasının yeterli olacağını söyledi.

Ahmet Çelik (12.05.2011 - 10:35)